Bazen aç olduğumuz için değil… içimiz dolu olduğu için yeriz.
Bir şeylere kırılmışızdır, gün ağır geçmiştir, kafamız doludur. Ya da hiçbir şey yoktur aslında, sadece bir boşluk hissi… İşte o anlarda elimiz farkında olmadan mutfağa gider. Dolabı açarız, bir şeyler atıştırırız… ve çoğu zaman ne yediğimizi, ne kadar yediğimizi bile hatırlamayız.
Fazla yemek çoğu zaman mideyle değil, zihinle ilgilidir.
Belki de bu yüzden “doydum” demek bazen bu kadar zor gelir.
Günün koşuşturması içinde kendimize ayıracak birkaç dakikayı bile bulamazken, yemek çoğu zaman hızlıca aradan çıkarılması gereken bir ihtiyaç haline geliyor. Oysa yemek sadece karın doyurmak değildir. Bir mola vermektir, biraz yavaşlamaktır, kendine dönmektir. Ama biz çoğu zaman bunu unuturuz. Televizyon karşısında, telefon ekranına bakarak, aceleyle yeriz… ve sonra neden doyamadığımızı anlamaya çalışırız.
Kendimize hiç şu soruyu soruyor muyuz:
“Ben gerçekten aç mıyım, yoksa sadece iyi hissetmek mi istiyorum?”
Çünkü duygusal açlık ile fiziksel açlık birbirinden çok farklıdır. Fiziksel açlık yavaş yavaş gelir, ne bulursak yeriz ve doyunca dururuz. Ama duygusal açlık aniden gelir, genelde belirli yiyecekleri isteriz ve çoğu zaman doysak bile yemeye devam ederiz. İşte bu noktada farkındalık devreye girer.
Belki de çözüm, sandığımız kadar karmaşık değil.
Biraz yavaşlamak, biraz fark etmek, biraz kendimizi dinlemek…
Mesela sofraya oturduğumuzda acele etmeden yemek…
Lokmaları gerçekten çiğnemek, tadını almak…
Telefonu bir kenara bırakmak…
Ve en önemlisi, “artık yeter” diyebilmeyi öğrenmek.
Küçük gibi görünen bu alışkanlıklar, aslında büyük değişimlerin başlangıcıdır. Küçük tabaklar kullanmak, porsiyonları fark etmeden küçültür. Gün içinde su içmek, çoğu zaman açlık sandığımız hissin aslında susuzluk olduğunu gösterir. Öğün atlamamak ise akşam gelen o kontrolsüz yeme isteğini azaltır.
Ama işin bir de görünmeyen tarafı var…
Bazen fazla yemek, aslında konuşamadığımız duyguların bir yansımasıdır.
Yorgunluk, stres, yalnızlık, değersizlik hissi…
Bunların hepsi bazen bir lokmanın içine sığdırılır.
Ve biz o lokmayı yedikçe biraz rahatladığımızı sanırız.
Ama o rahatlık çoğu zaman kısa sürer.
İşte tam da bu yüzden, kendimize biraz daha şefkatli davranmamız gerekir.
Kendimizi eleştirmek yerine anlamaya çalışmak…
“Yine çok yedim” demek yerine “Neden böyle hissettim?” diye sormak…
Belki de asıl değişim tam burada başlar.
Hayat zaten yeterince hızlı akıyor.
Her şeye yetişmeye çalışırken kendimizi çoğu zaman ihmal ediyoruz.
Oysa bazen durmak gerekir…
Bir nefes almak, bir bardak su içmek, belki kısa bir yürüyüş yapmak…
Çünkü her açlık yemekle geçmez.
Bazı açlıklar ilgi ister, bazıları dinlenmek, bazıları da sadece anlaşılmak…
Unutmayın, mesele sadece daha az yemek değil.
Mesele, kendinizle daha sağlıklı bir bağ kurabilmek.
Ve bu bağ, bir günde kurulmaz.
Ama her fark ettiğiniz an, her durduğunuz saniye, her “gerçekten aç mıyım?” sorusu…
Sizi kendinize biraz daha yaklaştırır.
Belki de fazla yemeyi durdurmanın yolu,
kendinize biraz daha yaklaşmaktan geçiyordur.








YORUMLAR