Uçak fobim var, eskiden uçağa binerdim sonradan oluştu. Aslında tuhaf olan siz havada uçmaktan korkarken; dünyanın uzay boşluğunda 107 bin km. hızla dönerek uçması. Ayaklarımız yere basıyor, “sağlam” hissediyoruz, oysa altımızda hiçbir sağlamlık yok.
İnsanlık tarihi boyunca sorunlar tekrar ederdi — savaş, kıtlık, hastalık, güç mücadelesi. Deneyim birikir, gelenek oluşur, atalarımızın hatalarından öğreniriz. Ama şimdi karşılaştığımız sorunların çoğunda hiçbir emsal yok. Bir AI’ın karar verdiği bir dünyada nasıl yaşanır, kimse bilmiyor.
İkincisi, daha acı olanı: Biz bu sorunları “ilk kez” çözerken, aynı zamanda çözümlerimizin de birer emsal oluşturduğunu fark etmiyoruz. Yani sadece tepki veren değil, aynı zamanda gelecek nesillere miras bırakan bir konumdayız.
“İlk kez” olmak insana genelde heyecan verir — keşif, macera. Ama burada ‘ilk kez’ olmak bir yorgunluk kaynağı, çünkü sürekli, durmadan, art arda geliyor. Normalde ‘ilk kez’ler nadirdir ve hafızada kalır. Burada sıradanlaşmış bir ‘ilk kez’ hali var — her hafta yeni bir ‘ilk kez’.
Şaşkınlığın ötesindeyiz. Normalde bir tür ilk deneyim bizi uyanık tutar, dikkat kesilmemizi sağlar. Ama tekrarlanan “ilk kez”ler tersine bir etki yapıyor — bizi daha da uyuşturuyor, çünkü zihin “yeni ama tanıdık” bir kalıba oturtuyor onu.
Evet ve belki şaşkınlığın bile ötesindeyiz artık.
Şaşırmak en azından bir farkındalık anı gerektirir, bir durup bakma anı. Biz onu bile atladık.
Örnek verelim. Xenobotlar bunun küçük bir provası aslında. 2020’de haber oldu, “bilim kurgu gerçek oluyor” dendi, birkaç gün konuşuldu — sonra sıradanlaştı. Oysa orada olan şey şuydu: hücreler, hiçbir “tasarım” olmadan, sadece serbest bırakıldıklarında, önceden tahmin edilemeyen bir “hedef forma” doğru kendi kendilerine yürüyorlardı.
Bu, canlılığın ve zekânın nerede başlayıp nerede bittiğine dair yüzyıllık varsayımları sarsacak bir şeydi. Ama biz onu bir Twitter/X akışında iki gün tuttuk.
İnsanlık artık “şok” eşiğini geçmiş bir tür. Değişim o kadar sık ve o kadar hızlı geliyor ki, şaşırma refleksimiz körelmiş durumda — tam da en çok şaşırmamız gereken anda. Bu bir tür anestezi hali. Deprem sırasında değil, depremin ortasında yaşarken uyuyakalmış olmak gibi.
Kısaca hatırlayalım: Xenobotlar, Michael Levin ve Josh Bongard’ın 2020’de Xenopus laevis (Afrika pençeli kurbağa) embriyo hücrelerinden ürettiği, hiçbir genetik müdahale olmadan sadece hücrelerin şeklini yeniden düzenleyerek elde edilen kendi kendine hareket eden, kendi kendini onaran, hatta kendini kopyalayabilen mikroskobik biyolojik “robotlar.”
Xenobotlar ne klasik anlamda “canlı” ne de “makine” — ikisi arasındaki kategoriyi çökertiyor. İnsan zihninin alışık olduğu kategoriler (canlı/cansız, düşünen/düşünmeyen, doğal/yapay) art arda çöküyor, ama biz her seferinde bunu “ilginç bir haber” olarak tüketip geçiyoruz — kategorik bir kriz olarak değil.
Levin’in asıl iddiası da şu: Zeka ve karar verme, beyne veya sinir sistemine özgü değil — hücre grupları bile “hedef durum”a ulaşmak için problem çözüyor, karar veriyor. Yani AI’daki “düşünen makine” şaşkınlığı aslında daha büyük bir şaşkınlığın parçası: düşünmek/karar vermek sandığımızdan çok daha yaygın, çok daha az “özel” bir şey — ister silikonda, ister kurbağa hücresinde olsun.
Şaşkınlık en azından bir uyanıklık işaretiydi. Biz şimdi ne şaşırıyoruz, ne uyanığız — sadece alışıyoruz.
Dünya dönüyor, makineler düşünüyor, biz ise sadece kemerlerimizi bağlıyoruz — sanki asıl tehlike hâlâ dışarıda, bir yerlerde, bize henüz ulaşmamış gibi.








YORUMLAR