Eski sahaf dükkânının önünden her geçişinde aynı cümleyi fısıldardı çocuk. Daha on iki yaşındaydı. Vitrinde sararmış sayfalar, deri ciltler ve üzerinde unutulmuş isimler vardı. İçeri girdiğinde yaşlı sahaf ona hep aynı şeyi söylerdi:
“Kitapların da insan ömrü vardır. Ama bazıları insanlardan daha uzun yaşar.”
O yıllarda televizyonda ilk kez François Truffaut’nun Fahrenheit 451 filmini izlemişti. Ateşçiler evlere giriyor, kitapları meydanlarda yakıyordu. En çok da ormandaki insanlar etkilemişti onu. Her biri bir kitabı ezberliyor, kitabın kendisi oluyordu. Bir adam “Ben Denemeler’im.” diyordu. Bir kadın başka bir romanı taşıyordu hafızasında.
O gece uzun süre uyuyamadı.
Bir kitabın yok olması yalnızca kâğıdın yanması değildi; bir insanın susmasıydı.
Kendi kendine söz verdi:
“Bir gün benim de bir kitabım olacak. Eğer bütün kitaplar kaybolursa, en azından biri daha eksik olmayacak.”
Yıllar geçti.
İstatistik okudu, araştırmalar yaptı, üniversitede ders verdi. Sayılarla uğraşıyordu ama aklının bir köşesinde hep o çocukluk sözü duruyordu.
İlk kitabını yazdığında baskıdan çıkan nüshayı uzun süre elinde tuttu. Mürekkebin kokusunu içine çekti. Sonra ikincisi geldi, üçüncüsü, beşincisi…
Zaman aktıkça kitaplar çoğaldı.
Yapay zekâdan, veri biliminden, geleceğin ekonomisinden, metaverse‘den, toplumdan, teknoloji tarihinden yazdı. Türkçe ve İngilizce eserleri dünyanın farklı kütüphanelerine girdi.
Bir gün çalışma odasında raflara baktığında sessizce gülümsedi.
Yüz kitabı olmuştu.
Çocukluk hayali fazlasıyla gerçekleşmişti.
Fakat asıl hikâye bundan sonra başladı.
Dijital çağ ilerledikçe insanlar kitap satın almaktan çok ekranlara bakmaya başladı. Büyük yayınevleri kapandı, küçük kitapçılar birer birer yok oldu. Sonunda şehirde yalnızca tek bir sahaf kaldı.
Çocukluğundaki o dükkân.
Kapısından içeri girdiğinde yaşlı sahaf artık yoktu. Yerinde onun torunu duruyordu.
“Hoş geldiniz hocam,” dedi genç adam. “Size göstermek istediğim bir şey var.”
Arka depoya indiler.
Tozlu rafların arasında onlarca kitabı yan yana dizilmişti.
Hepsinin kapağında aynı isim yazıyordu.
Yüz kitap…
Genç sahaf gülümsedi.
“Biliyor musunuz? İnsanlar artık en çok bunları soruyor.”
“Neden?”
“Çünkü siz geleceği yazmışsınız.”
Yazar cevap vermedi.
Rafların arasında yürürken birden çocukluğunu hatırladı. Vitrinin önünde duran küçük çocuğu… “Benim bir kitabım olacak.” diyen sesi…
Oysa artık yüz kitabı vardı.
Tam çıkacakken genç sahaf arkasından seslendi.
“Dedem size bir not bırakmış.”
Sarı bir zarf uzattı.
Üzerinde yalnızca şu cümle yazıyordu:
“Bir gün kitapların değil, okurların tükeneceğini unutma.”
Dışarı çıktığında hava kararmıştı.
Sokağın karşısındaki insanlar telefon ekranlarına bakarak yürüyordu.
Kimsenin vitrindeki kitaplara baktığı yoktu.
İçini hafif bir hüzün kapladı.
O anda Fahrenheit 451 filminin son sahnesi yeniden gözlerinin önüne geldi. Kar altında yürüyen kitap insanlar…
Belki artık kitaplar yakılmıyordu.
Ama okunmadıkları için yavaş yavaş sessizleşiyorlardı.
Yürümeye devam etti.
Belki de yeni çağın gerçek sahafları, kitap satanlar değil; onları hâlâ açıp ilk sayfasını çevirebilen son okurlardı

YORUMLAR