Bursa’da turizm konuşulduğunda yıllardır benzer bir cümle kurulur.
“Bu şehirde her şey var.”
Gerçekten de var.
Bir tarafta Uludağ, diğer tarafta Marmara Denizi…
Osmanlı’nın kurucu başkentinden kalan hanlar, çarşılar, külliyeler…
İznik, Cumalıkızık, Gölyazı, Trilye…
Termal kaynaklar, gastronomi, sağlık altyapısı, kırsal yaşam, longozlar…
Üzerine Türkiye’nin en güçlü üretim merkezlerinden biri olmanın getirdiği ticari hareketliliği de ekleyin.
Dolayısıyla Bursa’nın meselesi turiste gösterecek bir şey bulamamak değil.
Geçtiğimiz hafta gerçekleştirilen 5. Bursa Turizm Zirvesi’nde ortaya çıkan ortak tablo da bunu gösterdi.
Bursa’nın sorunu potansiyel değil, sahip olduğu potansiyeli bir sisteme dönüştürebilmek.
Çünkü turizmde zengin olmak başka, o zenginliği yönetebilmek başka şey.
Bursa, Türkiye’nin sanayisinde ve ihracatında güçlü bir paya sahipken turizm pastasından aldığı payın yüzde 1’in altında kalıyorsa burada üzerinde durulması gereken ciddi bir çelişki var.
Demek ki mesele elimizde ne olduğu değil.
Elimizdekilerle ne yaptığımız.
Tam da burada turizme bakışımızı değiştirmemiz gerekiyor.
Turizmi yalnızca “şehre daha fazla turist getirmek” olarak görürsek Bursa’nın gerçek meselesini ıskalarız.
Bugün dünyada başarı artık kaç kişinin geldiğiyle değil; ziyaretçinin ne kadar kaldığı, ne kadar harcadığı, yerel ekonomiyle ne kadar temas ettiği ve şehirden nasıl bir deneyimle ayrıldığıyla ölçülüyor.
Dünyadaki yeni yaklaşımın “hacim yerine değer” eksenine kayması da bundan. Turizmin şehir ekonomisine, yerel halka ve yaşam kalitesine ne kattığı giderek daha önemli hale geliyor.
Bursa’nın da artık turist sayısından önce turistin Bursa ile kurduğu ilişkiyi konuşması gerekiyor.
Şehre gelen ziyaretçi oteline girip birkaç noktayı otobüs camından gördükten sonra ertesi sabah başka bir kente gidiyorsa gerçek anlamda bir turizm ekonomisi oluşturamazsınız.
Turist Bursa’yı yaşamalı.
Tophane’den Hanlar Bölgesi’ne yürümeli.
İznik’e gitmeli.
Mudanya’da denizle buluşmalı.
Cumalıkızık’ta yaşayan kültüre dokunmalı.
Uludağ’a yalnızca kar yağdığında değil, yazın da çıkmak istemeli.
Bursa mutfağını şehir deneyiminin bir parçası olarak görmeli.
İşte turizm tam burada bir tanıtım meselesi olmaktan çıkıp şehir yönetimi meselesine dönüşüyor.
Yaya yollarından ulaşıma, yönlendirmeden otoparka, kamusal alanlardan yerel ürünlere kadar ziyaretçinin temas ettiği her unsur bu deneyimin parçası.
Turizmden elde edilen gelirin de şehrin tamamına yayılması gerekiyor. Esnafın, çiftçinin, kooperatiflerin ve yerel üreticinin bu ekonomiden pay alamadığı bir modelin Bursa’ya gerçek anlamda kalkınma sağlaması mümkün değil.
Bursa’nın önemli bir avantajı var.
Çeşitlilik.
Ama doğru yönetilmediğinde bu avantaj karmaşaya da dönüşebilir.
Çünkü Uludağ’a gelenle İznik’e gelen turist aynı değil.
Gastronomi meraklısıyla sağlık amacıyla gelen ziyaretçinin beklentisi aynı değil.
Fuar için gelen iş insanıyla doğa turizmi için gelen kişinin de aynı yöntemle Bursa’ya çekilmesi mümkün değil.
Bu yüzden Bursa her şeyi aynı anda, aynı yöntemle ve aynı hedef kitleye anlatmaya çalışmamalı.
Üstte güçlü bir Bursa markası olmalı.
Altında ise kendi hedef kitlesi ve pazarlama stratejisi bulunan turizm ürünleri…
İşte profesyonel destinasyon yönetimi ihtiyacı burada ortaya çıkıyor.
Valilik, Büyükşehir Belediyesi, BTSO, TÜRSAB, üniversiteler ve sektör ortak hedefi belirlemeli; uygulamayı ise bu işi bilen profesyoneller yürütmeli.
Kimin ne yapacağı belli olmalı.
Takvim belli olmalı.
Hedef belli olmalı.
Ve sonuç mutlaka ölçülmeli.
Zirvenin açılışında BTSO Turizm Konseyi Başkanı Hasan Eker’in söylediği gibi:
“Fikir yetmez, icra gerekir.”
Aslında Bursa turizminin bugünkü durumunu bundan daha kısa anlatmak zor.
Çünkü fikir konusunda eksiğimiz yok.
Yıllardır raporlar hazırlanıyor, rotalar çıkarılıyor, projeler konuşuluyor. Üstelik geçmiş turizm zirvelerinde ortaya konulan tarihi çarşı çevresinin açılması, Turizm Platformu ve Uludağ Alan Başkanlığı gibi birçok başlığın zaman içinde hayata geçmesi, ortak akılla belirlenen hedeflerin sonuç üretebildiğini de gösteriyor.
Şimdi ihtiyaç, aynı iradeyi yeni hedeflere taşımak.
Bursa’nın sanayide başardığı orkestrasyonu turizmde de kurmak.
Çünkü şehrin sanayi kimliği turizmin rakibi değil, aslında önemli bir fırsatı.
36 milyar dolarlık dış ticaret hacmine sahip bir şehir dünyanın dört bir yanından zaten iş insanlarını Bursa’ya getiriyor.
Fuar ve kongre turizmini bu güçle buluşturabilirsek, Bursa’ya gelen yüksek harcama kapasiteli ziyaretçinin kentte daha uzun kalmasını sağlayabiliriz. BTSO’nun uluslararası fuarları aracılığıyla binlerce yabancı alıcının Bursa’ya geliyor olması bunun hazır bir zemininin bulunduğunu gösteriyor.
Aynı bakışı Uludağ için de geliştirmek zorundayız.
Uludağ’ı birkaç aylık kar sezonuna mahkûm etmek artık mümkün değil.
İklim değişiyor, turist değişiyor, seyahat alışkanlıkları değişiyor.
Kayak yine olacak.
Ama yanında spor kampları, bisiklet, yürüyüş, kongre, gastronomi, doğa ve aile turizmi de olacak.
Uludağ için hazırlanan yeni planlarda spor alanlarından yaya yollarına, sosyal tesislerden ziyaretçi yönetimine kadar yılın tamamını hedefleyen çalışmaların bulunması bu açıdan önemli.
Termali de, sağlık turizmini de, sahilleri ve gastronomiyi de aynı anlayışla ele almak gerekiyor.
Fakat bütün bunları yaparken bir şeyi unutmamak şart.
Turizm Bursa’yı Bursa yapan değerleri tüketmemeli.
Cumalıkızık daha fazla turist gelsin diye Cumalıkızık olmaktan çıkarsa elimizdeki değeri kaybederiz.
Trilye’nin sokakları, İznik’in tarihi, Uludağ’ın doğası, Bursa’nın ipeği ve köylerimizin yaşam kültürü kendi doğallığı içinde yaşamalı.
Bu yüzden Bursa’nın hedefi yalnızca daha çok turist değil, daha değerli turizm olmalı.
Doğayı koruyan…
Yerel halkı içine alan…
Esnafı ve üreticiyi destekleyen…
Şehrin kimliğini güçlendiren…
Ziyaretçiye gerçek bir Bursa deneyimi sunan bir model.
Bir de İstanbul meselesi var.
Yıllardır Bursa’nın İstanbul’a yakınlığından söz ediyoruz.
Belki artık cümleyi tersinden kurmalıyız.
İstanbul da Bursa’ya çok yakın.
Milyonlarca insanın yaşadığı ve her yıl milyonlarca ziyaretçinin geldiği dev bir pazar hemen yanı başımızda.
Otoyol, deniz ulaşımı, hızlı tren ve hava ulaşımı imkânlarıyla Bursa’nın önünde ciddi bir fırsat bulunuyor.
Asıl mesele bu yakınlığı günübirlik ziyaretten çıkarıp iki, üç, dört günlük Bursa programlarına dönüştürebilmek.
Bursa Turizm Zirvesi’nin ardından benim gördüğüm tablo şu:
Bursa’nın yeni bir turizm değerine ihtiyacı yok.
Uludağ zaten burada.
İznik burada.
Tarih, termal, gastronomi, deniz, sağlık altyapısı, fuarlar ve üretim gücü burada.
Eksik olan parçalar değil.
Onları aynı hedef etrafında buluşturacak güçlü bir yönetim modeli.
Öncelikleri belirleyen, veriyle hareket eden, profesyonellerle çalışan ve başladığı işi sonuç alıncaya kadar takip eden bir anlayış…
Cevher zaten Bursa’da.
Hasan Eker’in ifadesiyle artık fikirden icraata geçme zamanı.
Çünkü mesele Bursa’nın turizmde neye sahip olduğu değil.
Sahip olduklarından nasıl bir değer üreteceğidir.








YORUMLAR