Bursa…
Adını söylediğimizde aklımıza yalnızca Uludağ, tarihi hanlar, kaplıcalar ya da sanayi gelmez. Yeşil gelir aklımıza.
Çünkü Bursa’nın hafızasında yeşilin ayrı bir yeri vardır. Şehrin adı yıllardır “Yeşil Bursa” olarak anılır. Bahar geldiğinde ağaçların çiçek açtığı, ovanın yemyeşil göründüğü, Uludağ’ın şehre nefes verdiği bir Bursa vardı.
Peki bugün aynı Bursa’yı görebiliyor muyuz?
Asıl mesele tam da burada başlıyor.
Bursa büyüyor, ama yeşil alanlar aynı hızla büyümüyor
Bursa her geçen yıl büyüyor. Yeni konutlar yapılıyor, yeni yollar açılıyor, sanayi gelişiyor, nüfus artıyor. Şehir merkezinin sınırları giderek genişliyor.
Elbette gelişmek kötü bir şey değil. Bir şehrin büyümesi, ekonomik olarak güçlenmesi ve insanlarına yeni imkânlar sunması gerekiyor. Ancak büyümenin nasıl gerçekleştiği, neyin pahasına gerçekleştiği de en az büyümenin kendisi kadar önemli.
Çünkü bir şehir yalnızca binalardan oluşmaz. Bir şehrin nefes alması için ormanlara, parklara, tarım alanlarına, derelere, yeşil koridorlara ve açık alanlara ihtiyacı vardır.
Bugün Bursa’da yeni bir bina yükseldiğinde bunun ekonomik karşılığını hemen görebiliyoruz. Ama kaybedilen bir ağacın, betonlaşan bir tarım arazisinin veya yok olan doğal alanın bedelini çoğu zaman yıllar sonra fark ediyoruz.
Betonun yaptığı değişiklik hemen görünür, yeşilin kaybı ise zamanla anlaşılır.
Bursa Ovası sadece bir arazi değildir
Bursa Ovası’na yalnızca üzerine yapı yapılabilecek boş alanlar olarak bakamayız. Burası Bursa’nın tarımsal hafızasıdır.
Yıllardır bu topraklarda meyve yetişiyor. Şeftaliden nektarine, siyah incirden zeytine kadar Bursa’nın dünyaya açılan pek çok tarımsal ürünü bu topraklardan çıkıyor.
Bir yandan “Bursa Siyah İnciri dünya markası olsun” diyoruz. Diğer yandan üretimin yapıldığı toprakları korumakta zorlanıyoruz.
Bu büyük bir çelişki değil mi?
Bugün tarım arazisini kaybettiğimizde yalnızca bir tarlayı kaybetmiyoruz. Gelecekteki üretim kapasitemizi kaybediyoruz.
Bir tarım arazisini betonla kaplamak birkaç ay sürebilir. Ama aynı özellikte yeni bir tarım toprağı oluşturmak yıllar, hatta nesiller alabilir.
Bu nedenle Bursa’nın tarım toprakları yalnızca çiftçinin değil, bütün Bursa’nın ortak değeridir.
Yeşil Bursa’yı yalnızca tabelalarda yaşatamayız
Şehrin girişinde “Yeşil Bursa” yazması elbette güzel. Ama Yeşil Bursa’yı yalnızca bir slogan olarak kullanmak yeterli değil.
Yeşil Bursa; park demektir, orman demektir, bahçe demektir, tarım arazisi demektir. Temiz hava, su kaynakları ve çocukların güvenle oynayabileceği açık alanlar demektir.
Bir şehrin yeşil olması birkaç büyük park yapılmasıyla da ölçülemez. Asıl mesele, yeşilin şehrin bütününe nasıl dağıldığıdır.
Mahallelerde insanların yürüyebileceği alan var mı? Çocukların oynayabileceği parklar yeterli mi? Ağaçların bulunduğu alanlar korunuyor mu? Yeni yapılaşmalarda yeşil alan dengesi gözetiliyor mu?
Bunları sormamız gerekiyor.
Betonun gölgesi şehrin geleceğini de etkiliyor
Yeşil alanların azalmasının yalnızca estetik bir sorun olduğunu düşünmek büyük bir yanılgı olur.
Yeşil alanlar şehirlerin doğal dengesinin önemli parçalarındandır. Ağaçlar ve bitki örtüsü sıcaklıkların dengelenmesine, yağmur suyunun toprağa ulaşmasına ve kent yaşamının daha sağlıklı olmasına katkı sağlar.
Beton ve asfaltın arttığı şehirlerde ise yaz aylarında sıcaklık daha fazla hissedilebilir. Yağışlarda suyun toprağa süzülmesini sağlayacak doğal alanlar azaldıkça altyapı üzerindeki baskı da artabilir.
Bursa’nın geleceğini konuşurken yalnızca “Kaç konut yapılacak?” sorusunu sormamalıyız.
Şunu da sormalıyız:
“Bu şehir 20 yıl sonra nasıl nefes alacak?”
Uludağ Bursa’nın sadece manzarası değil
Bursa’nın yeşil kimliğini konuşurken Uludağ’ı ayrı bir yere koymak gerekiyor.
Uludağ, Bursa’nın siluetinin önemli bir parçası olmasının yanında doğal varlıkları ve su kaynakları açısından da büyük önem taşıyor.
Şehir büyürken Uludağ’a baktığımızda yalnızca güzel bir manzara görmemeliyiz. Oradaki doğal dengenin Bursa’nın geleceği açısından ne kadar önemli olduğunu da düşünmeliyiz.
Çünkü şehir ile doğa birbirinden bağımsız değil. Bursa’nın suyu, havası, iklimi ve yaşam kalitesi doğayla doğrudan bağlantılı.
Peki ne yapmalıyız?
Öncelikle Bursa’nın geleceğini günübirlik kararlarla değil, uzun vadeli bir planlamayla ele almalıyız.
Yeni yapılaşma kararlarında yalnızca ekonomik getiriyi değil, çevresel maliyeti de hesaplamalıyız. Tarım alanlarını korumalı, mevcut yeşil alanları artırmalı, mahalle ölçeğinde daha fazla park ve yeşil koridor oluşturmalıyız.
Ağaçlandırma çalışmalarını yalnızca belirli dönemlerde yapılan kampanyalar olmaktan çıkarıp sürekli bir şehir politikasına dönüştürmeliyiz.
Ve en önemlisi, Bursa’nın geleceğini planlarken doğayı planın dışında bırakmamalıyız.
Çünkü doğa sonradan eklenebilecek bir ayrıntı değildir.
Şehrin kendisidir.
Çocuklarımıza nasıl bir Bursa bırakacağız?
Belki de kendimize sormamız gereken en önemli soru bu.
Bugün Bursa’nın sokaklarında yürürken çocuklarımızın gelecekte nasıl bir şehirde yaşayacağını düşünmeliyiz.
Onlara daha fazla bina mı bırakacağız? Daha fazla asfalt mı? Daha fazla trafik mi?
Yoksa ağaçları, parkları, tarım alanları, temiz havası ve doğal güzellikleriyle yaşanabilir bir Bursa mı?
Bunun kararını aslında bugün veriyoruz.
Çünkü bugün korumadığımız bir ağacı yarın yeniden büyütmek mümkün olsa bile, kaybedilen yılları geri getirmek mümkün değil. Bugün betonlaştırdığımız bir tarım arazisini yarın yeniden aynı verimlilikte tarım toprağına dönüştürmek de kolay değil.
Yeşil Bursa’yı yeniden düşünmenin zamanı
Bursa’nın sanayisine de ihtiyacı var. Konutlara, yollara, hastanelere, okullara ve yeni yatırımlara da ihtiyacı var.
Ancak mesele bunların olup olmaması değil, nasıl ve nerede yapılacağıdır.
Gelişme ile doğa arasında bir tercih yapmak zorunda değiliz. Doğru planlama ile ikisini bir arada gerçekleştirebiliriz.
Bursa’nın ihtiyacı olan şey, “ya beton ya yeşil” anlayışı değil; yeşille uyumlu bir şehirleşme modeli.
Çünkü Bursa’yı Bursa yapan yalnızca fabrikaları, yolları ve binaları değil.
Bursa’yı Bursa yapan Uludağ’ın eteklerindeki yeşil, ovadaki tarla, bahçedeki incir, zeytinlik, ağaçların gölgesi, derelerin sesi ve şehrin nefesidir.
Bu nedenle artık şu soruyu daha sık sormalıyız:
Bursa’nın yeşili nereye gidiyor?
Ve daha önemlisi:
Biz bu yeşili korumak için bugün ne yapıyoruz?
Çünkü Yeşil Bursa bir geçmiş hatırası değil, gelecek nesillere bırakmamız gereken bir emanettir.
Bursa büyüsün. Sanayisi gelişsin. Ekonomisi güçlensin. Yeni yatırımlar gelsin.
Ama bütün bunları yaparken Bursa’nın ruhunu kaybetmeyelim.
Çünkü beton bir şehir inşa edebiliriz; ama kaybettiğimiz Bursa’yı yeniden inşa etmek o kadar kolay olmayabilir.
