2013 yılına dönelim.
Bursa, Türkiye’nin en güçlü üretim ve ihracat merkezlerinden biriydi. Otomotivden tekstile, makineden gıdaya uzanan köklü sanayi yapısı, yetişmiş insan kaynağı ve ihracat kabiliyetiyle ülke ekonomisinin taşıyıcı şehirleri arasında yer alıyordu. Kilogram başına ihracat değeri de Türkiye ortalamasının üzerindeydi.
Ancak Bursa’nın önünde önemli bir eşik vardı.
Çünkü sanayide belli bir seviyeye kadar üretim kapasitesi, uygun maliyetler ve güçlü tedarik kabiliyetiyle büyümek mümkündü. Fakat gelir seviyesi yükseldikçe aynı yöntemlerle rekabeti sürdürmek giderek zorlaşıyordu.
Bir tarafta daha düşük üretim maliyetleriyle yarışan ülkeler vardı.
Diğer tarafta ise teknoloji, tasarım, patent ve güçlü markalarıyla ürettiği üründen çok daha yüksek gelir elde eden ekonomiler.
Bursa’nın meselesi tam da bu iki alan arasında sıkışmamaktı.
Ekonomide “orta gelir tuzağı” olarak tarif edilen durum da esasen buydu. Belirli bir gelişmişlik seviyesine ulaştıktan sonra, sizi o noktaya getiren üretim modelinin bir sonraki aşamaya geçmek için yeterli olmaması…
Dolayısıyla Bursa’nın önündeki hedef daha çok üretmenin ötesine geçiyordu.
Aynı ürünü daha düşük maliyetle üretmeye çalışmak yerine, daha nitelikli ürünü daha yüksek katma değerle üretebilmek gerekiyordu.
Bunun da yolu belliydi.
Ar-Ge…
İnovasyon…
Tasarım…
Markalaşma…
Aslında bunların hiçbiri iş dünyası için yeni kavramlar değildi.
Toplantılarda konuşuluyor, raporlara yazılıyor, Bursa’nın geleceği anlatılırken hemen her fırsatta dile getiriliyordu.
Fakat bir mesele vardı.
Herkes reçeteyi biliyordu ama reçeteyi uygulayacak bir modele ihtiyaç vardı.
Ar-Ge deniliyorsa firmayı Ar-Ge yapmaya teşvik edecek altyapının kurulması, inovasyon deniliyorsa yeni fikirlerin sanayiyle buluşturulması, ihracat deniliyorsa şirketlerin dünya pazarlarına taşınması gerekiyordu.
Kısacası söylemden icraata geçme zamanı gelmişti.
Bursa’nın ihtiyacı, mevcut oyunu biraz daha iyi oynayacak bir yönetim anlayışı değil; rekabetin şartlarını değiştirecek yeni bir oyun kurmaktı.
İşte 2013, bu dönüşümün ilk somut adımlarının atıldığı yıl oldu.
Ve o sürecin merkezindeki isim İbrahim Burkay’dı.
Burkay’ın ortaya koyduğu anlayışın ilk örneklerinden biri aslında BTSO Başkanlığından önce tekstil sektöründe başlamıştı.
Proje Pazarı…
Bugünden bakıldığında alışılmış gelebilir.
Ama o günün koşullarında üniversiteyi, sanayiciyi, girişimciyi, araştırmacıyı ve yeni fikirleri aynı zeminde buluşturmak önemli bir zihniyet değişimiydi.
Çünkü sanayiciye verilen mesaj açıktı:
Rakibinizden daha ucuza üretmek kadar, rakibinizin henüz üretmediği ürünü geliştirmek de önemli.
Tekstilde başlayan bu yaklaşımın diğer sektörlere yayılması da tesadüf değildi.
Yeni fikirlerin ekonomik değere dönüşebileceği görüldükçe Bursa iş dünyasının Ar-Ge ve inovasyona bakışı da değişmeye başladı.
Ardından BTSO Başkanlığı döneminde BUTEKOM geldi.
Bana göre Burkay döneminin en iyi okunması gereken yatırımlarından biri de budur.
Çünkü BUTEKOM, Bursa sanayisine verilen yeni bir yön tarifiydi.
Firmalar ileri malzemelerle, teknik tekstille, kompozitle, test ve analiz altyapılarıyla, araştırma ve mükemmeliyet merkezleriyle çok daha yakın temas kurmaya başladı.
İşin belki de en önemli tarafı şuydu:
Kamunun ve meslek örgütlerinin attığı adımlar özel sektörün cesaretini artırdı.
Bursa’da 18 seviyesinde olan Ar-Ge ve tasarım merkezi sayısının yıllar içinde 130’lara yükselmesini de bu iklimden bağımsız değerlendirmek mümkün değil.
Çünkü yatırım biraz da güven meselesidir.
Birileri ilk adımı atar.
Birileri yol açar.
Sonra özel sektör o yolun gerçekten bir yere çıktığını gördüğünde yatırımını büyütür.
Bursa’da yaşanan da buydu.
Ancak yüksek katma değerli üretim hedeflenirken yalnızca ürünün nasıl üretildiğine odaklanmak yetmezdi.
Üretileni dünyaya satmak da gerekiyordu.
İşte burada ikinci önemli kırılma yaşandı.
Bursa’nın çok güçlü üreticileri vardı ama bunların önemli bir bölümü uluslararası pazarlara açılmak konusunda yeterli deneyime sahip değildi. Özellikle KOBİ’lerin yabancı müşteriye ulaşması, doğru pazarı bulması, fuarlara katılması ve ihracat bağlantısı kurması ciddi maliyet ve tecrübe gerektiriyordu.
BTSO bu noktada firmalara “İhracat yapın” demekle yetinmedi.
Onları ihracat yolculuğuna çıkardı.
UR-GE projeleriyle aynı sektördeki firmalar ortak hedefler etrafında buluşturuldu.
Kamu destekleri devreye alındı.
Yurt dışı pazarlama faaliyetleri, alım heyetleri ve ikili iş görüşmeleri organize edildi.
Daha önce yurt dışına çıkmamış yüzlerce firma dünyanın farklı pazarlarıyla tanıştı.
Binlerce işletme uluslararası rekabeti kendi sahasında değil, doğrudan dünya pazarlarında öğrenmeye başladı.
KFA Fuarcılık da bu yaklaşımın yeni bir ayağı oldu.
Bursa’nın üreticisini dünyanın önemli fuarlarına taşıyan, yabancı alıcıları Bursa’ya getiren, sektörleri uluslararası ticaret ağlarına bağlayan yeni bir yapı ortaya çıktı.
Buradaki değişimi küçümsememek gerekiyor.
Çünkü ihracat yapan şehir olmak başka, ihracatçı sayısını artıran bir şehir olmak başka.
Bursa ikinci yolu tercih etti.
Bugün yaklaşık 36 milyar dolarlık dış ticaret hacmine ulaşan bir Bursa’dan söz ediyorsak, bu tablonun arkasında yıllardır üretim yapan sanayicinin emeği kadar, o üreticiyi yeni pazarlara taşıyan bu ortak akıl modelinin de payı var.
Fakat oyunun kurallarını değiştirenlerin önemli bir özelliği vardır.
Bir oyunu değiştirdiklerinde orada durmazlar.
Çünkü dünya beklemez.
Dün rekabetin anahtarı ihracatsa, bugün teknoloji, dijitalleşme, verimlilik, yeşil dönüşüm ve insan kaynağı aynı denklemin içinde.
Burkay’ın yeni hamlelerini de buradan okumak gerekiyor.
TEKNOSAB mesela…
Bu bölgede yüksek teknolojili üretimin, güçlü lojistik altyapının, dijital sistemlerin, yenilenebilir enerjinin ve yeni nesil sanayi anlayışının buluşacağı başka bir üretim modeli ortaya konuldu.
Çünkü yeni teknolojiyi eski üretim anlayışının içine yerleştirerek dönüşüm sağlayamazsınız.
Bazen yeni oyunun yeni bir sahaya da ihtiyacı vardır.
TEKNOSAB bu açıdan Bursa’nın geleceğine açılmış büyük bir alan oldu.
Model Fabrika ise bu dönüşümün özellikle KOBİ tarafındaki karşılığıydı.
Birçok işletme dijitalleşmeyi pahalı makineler satın almak, verimliliği ise daha fazla üretmek olarak görüyordu.
Oysa mesele önce süreçleri doğru yönetmek, kayıpları görmek, yalınlaşmak ve teknolojiyi doğru yerde kullanmaktı.
Model Fabrika tam da bunu öğretti.
Ama makineyi değiştirmek yetmez.
İnsanı da dönüşüme hazırlamak gerekir.
Bu nedenle BUTGEM’i, MESYEB’i ve mesleki eğitime yapılan yatırımları diğer projelerden ayrı değerlendiremeyiz.
BUTGEM’de on binlerce insan meslek sahibi oldu.
MESYEB ile mesleki yeterlilik konusunda güçlü bir altyapı kuruldu.
Sanayinin ihtiyaç duyduğu insan kaynağını yetiştirmek, mevcut çalışanların yetkinliklerini geliştirmek ve yeni mesleklere hazırlamak bu dönüşümün tamamlayıcı parçası haline geldi.
Bütün bu çalışmalara tek tek bakarsanız onlarca farklı proje görürsünüz.
Biraz geriden baktığınızda ise başka bir şey ortaya çıkıyor.
Bir sistem.
Ar-Ge yap.
Yeni ürün geliştir.
Üretimini dönüştür.
İnsan kaynağını hazırla.
Dünyaya açıl.
Yeni pazarlara ulaş.
Sonra daha yüksek teknoloji için yeni yatırım alanları oluştur.
İbrahim Burkay döneminin bana göre en önemli tarafı tam olarak burada.
Proje yapmak değil, projeleri birbirine bağlamak.
Çünkü taşıma suyla değirmen dönmüyor.
Bir şehri birkaç başarılı organizasyonla dönüştüremezsiniz.
Ar-Ge diyorsanız altyapısını kuracaksınız.
İhracat diyorsanız firmayı pazara götüreceksiniz.
Teknoloji diyorsanız yatırım alanını hazırlayacaksınız.
Nitelikli istihdam diyorsanız insan yetiştireceksiniz.
KOBİ diyorsanız onun dönüşüm maliyetini ve rekabet şartlarını da hesaba katacaksınız.
Oyun kuruculuk biraz da budur.
Herkesin gördüğü sorunları yeniden anlatmak değil, o sorunların arasındaki bağlantıyı görüp çözümü bir bütün halinde kurabilmek.
2013’te başlayan hikâyeye bugün dönüp baktığımızda Bursa’nın önünde yine yeni bir eşik var.
Dün orta gelir tuzağından çıkmanın yolu tartışılıyordu.
Bugün ise yapay zekânın üretimi değiştirdiği, yeşil dönüşümün ticaretin şartlarını yeniden belirlediği, küresel tedarik zincirlerinin yeniden kurulduğu bambaşka bir dünya var.
Dolayısıyla Bursa’nın önündeki soru da değişiyor.
Artık mesele geçmişte yapılanları tekrar etmek değil.
Yeni oyunun ne olacağını herkesten önce görebilmek.
KOBİ’lerin yeni ve planlı üretim alanlarına taşınmasından yüksek teknolojili yatırımlara, veri altyapısından lojistiğe, insan kaynağından yeni nesil ticaret merkezlerine kadar Bursa için yeni bir hikâye yazılmak isteniyor.
Ve şimdi karar sırası iş dünyasında.
Çünkü bir lideri değerlendirirken yalnızca ne söylediğine değil, geride ne bıraktığına da bakmak gerekir.
Ortada ölçülebilir işler varsa…
Firmalar dünya pazarlarına açılmışsa…
Özel sektörün yatırım cesareti artmışsa…
Ve şehir yeni hedefleri konuşabiliyorsa…
Bunları görmezden gelmek kolay değil.
Önümüzdeki dönemde Bursa iş dünyasının, oyunu değiştiren bu anlayışa daha güçlü destek verip vermeyeceğini zaman gösterecek.
Ama bir gerçek var.
Bazıları kendilerine verilen oyunu iyi oynar.
Bazıları oyunun kurallarını değiştirmeye çalışır.
Bazıları ise yeni oyunu kurar.
İbrahim Burkay’ı Bursa iş dünyasında farklı bir yere koyan da bana göre tam olarak bu.

