Köylüyü yaşatmak, çiftçiyi güçlendirmek

Türkiye’de tarımın yıllardır çözülemeyen sorunlarını tartışırken, sürekli gözden kaçırdığımız hayati bir gerçek var: Köylü ile çiftçiyi aynı kefeye koyuyoruz. Bu kavram karmaşası, sınırlı kaynakların yanlış kullanılmasına yol açtığı gibi tarımı da her gelenin bir şeyler denediği bir deneme tahtasına dönüştürüyor. Artık bir yol ayrımındayız. Ya bu ayrımı net bir şekilde yapacağız ya da hem toprağımızı […]

Türkiye’de tarımın yıllardır çözülemeyen sorunlarını tartışırken, sürekli gözden kaçırdığımız hayati bir gerçek var: Köylü ile çiftçiyi aynı kefeye koyuyoruz. Bu kavram karmaşası, sınırlı kaynakların yanlış kullanılmasına yol açtığı gibi tarımı da her gelenin bir şeyler denediği bir deneme tahtasına dönüştürüyor.
Artık bir yol ayrımındayız. Ya bu ayrımı net bir şekilde yapacağız ya da hem toprağımızı hem de binlerce yıllık tarımsal hafızamızı kaybedeceğiz.

Köylü Sosyal Bir Değer, Çiftçi Ekonomik Bir Güçtür
Bugün Çiftçi Kayıt Sistemi’ne (ÇKS) kayıtlı 5 dönümlük bir bahçe sahibi ile 5 bin dekarda modern tarım yapan profesyonel bir işletme aynı tanımın içine sokuluyor. Oysa köyde yaşayan insanların yaklaşık %60’ı, kendi sofrasını doyurmak için üretim yapan, yani geçimlik üretimi sürdüren köylülerdir. Geriye kalan %40’lık kesim ise risk alan, borçlanan, istihdam sağlayan ve ülkenin gıda arzını sırtlayan gerçek çiftçilerdir.

Bu iki kesimi ayırt etmeden yapılan destekleme politikaları; profesyonel üreticiyi zayıflatırken, köylüyü de üretimin değil, bürokrasinin bir parçası hâline getirmektedir. Ne yazık ki kâğıt üzerindeki rakamlar karın doyurmuyor.

Hafızayı Kaybedersek, Teknolojiyi Nereye Uygulayacağız?
Tarım ve hayvancılık sadece mühendislik hesaplarından ibaret değildir. Tarım, aynı zamanda bir tecrübe hafızasıdır. Nesilden nesile aktarılan bu bilgi; toprağın dilini bilmek, iklimi okumak, hayvanın hâlinden anlamaktır.
Gençleri köyde tutamazsak bu hafıza yok olur. Bu hafıza bir kez silindiğinde, dünyanın en gelişmiş teknolojisini getirseniz bile o toprağı verimli kılacak ruhu bulamazsınız. Bu nedenle gençlerin ve köylünün köyde kalması bir tercih değil, milli güvenlik meselesidir.

Çözüm sanıldığı kadar zor değildir: Köyünde kalan, üretimini sürdüren köylünün ve gencin SGK primleri devlet tarafından karşılanmalıdır. Sosyal devlet olmanın gereği köylüyü sosyal güvenceyle toprağa bağlamak; ekonomik aklın gereği ise çiftçiyi profesyonel teşviklerle güçlendirmektir.

Plan Çok, Politika Yok!
Gelelim tarımın en büyük yarasına… Tarım ve Orman Bakanlığı yıllardır sayısız stratejik plan ve eylem planı açıklıyor. Ancak her gelen bakan, bir öncekinin planını sahiplenmek yerine yeni bir “buluş” yapma yolunu seçiyor. Sahadan ve taşradan kopuk, “kervan yolda düzülür” anlayışıyla çıkarılan yönetmelikler ve genelgeler üreticinin kafasını daha da karıştırıyor.
Bugün tablo çok net:
•⁠ ⁠Çiftçi memnun değil.
•⁠ ⁠Köylü memnun değil.
•⁠ ⁠Tüketici memnun değil.
Bu ülkede çalışarak düzenli zarar eden tek sektör tarım olmuştur. Ortada çok sayıda plan var ama istikrarlı ve sürdürülebilir bir tarım politikası yoktur. Oysa tarım; bakanların kişisel vizyonlarına ya da siyasi rüzgârlara bırakılmayacak kadar stratejik bir alandır.

Sonuç: İthalat Lobisine mi, Toprağa mı Yatırım?
Tarımı ayağa kaldırmak istiyorsak; köylüyü korumayı sosyal bir sorumluluk, çiftçiyi desteklemeyi ise ekonomik bir zorunluluk olarak görmek zorundayız. Kâğıt üzerindeki başarı hikâyeleri yerine; profesyonel üreticiyi ölçek ekonomisiyle güçlendiren, köylüsünü sosyal güvenceyle köyünde tutan ve bakan değişimlerinde çöpe atılmayacak Milli Tarım Yasası hayata geçirilmelidir.
Aksi halde tarımsal hafıza silinir, üretim düşer ve her geçen gün ithalat lobilerine biraz daha mahkûm oluruz.
Unutmayalım: Toprak küserse, hayat biter.

Exit mobile version